
2001'deki Avrupa Şampiyonası'nın heyecanının yaşamış biri olarak, 2010 Dünya Basketbol Şampiyonası'nın, kat kat fazla olan heyecanı ve güzelliği maalesef geride kaldı. Yaşadığımız tüm yorgunluklara da değdi... Organizasyonun sportif boyutundan önce organizasyon ve taraftardan bahsedeceğim...
Genel anlamda harika bir organizasyon oldu. Konum ve teknoloji olarak çok güzel salonlarımız var. Konser, kurultay vs... derken yüzme havuzuna bile dönüştürülen Abdi İpekçi'nin yükü de bu vesileyle azalacak.
Organizasyon, o şehir ve özellikle salonların bulunduğu bölgelere fayda sağladı. Basit bir örnekle, Ataköy insanı, salonun önündeki üst geçide bu organizasyon sayesinde sahip oldu. Organizasyon olmasa o geçit yapılır mıydı ya da ne zaman yapılırdı?
FIBA yetkilileri ve yabancı gazeteciler de genel anlamda organizasyon konusunda benim gibi düşünüyor... Bazılarıyla bizzat konuşmuş biri olarak bu konuda benimle aynı fikirde olmaları gurur verdi...
Taraftar da, özellikle Türkiye maçlarında görevlerini yaptı. O fanatik görüntülerine rağmen hiçbir ülkenin milli marşına en ufak bir sayıgızlık yapılmadı. Zaten bu turnuva sonrası özellikle bizi pek tanımayan Amerika kıtasından gelen basın mensupları, hayranlıklarını dile getirmekten yoruldular.
Fakat ne olursa olsun, madalya töreni ve maçlara gelişleri esnasında devlet büyüklerini yuhalamaları büyük bir terbiyesizlik oldu. Görüşleriniz uyuşmayabilir ancak o makama gösterilecek saygı, o kişilerin görüşlerinden bağımsızdır. Cumhurbaşkanı aynı zamanda bu ülkenin başkomutanıdır. O kişi kim olursa olsun o makamın yeri çok özeldir. Ayrıca şu da unutulmamalı... Bu organizasyonun Türkiye verilmesin esnasında devlet büyükleri de devrede olmuştur. Alkışlayarak teşekkür etmeyi de geçtim (zira onu asla yapacak medeni duruş pek çok Türk insanında maalesef yok. Pazar akşamı bundan emin oldum) ancak en azından yuhalamadan 5 dakika boyunca o sevmediğiniz insanları orada görmeye tahammül edebilirdiniz.
Kürsüye çıkan üç takımın da mutlu olduğu, her şeyin güzel gittiği bir anda bu davranış bozukluğunu görebilmek için bir an kendinizi o vaziyet içinde düşünmeniz yeter sanırım.
Bu arada konu siyasetçilerimizden açılmışken, onları böyle organizasyonlarda görmek, hangi fikre sahip olurlarsa olsun çok güzel ancak umarım ki ne kadar basketbol aşığı insanın bu ülkede yaşadığını görmüşlerdir ve maddi manevi katkılarını bundan sonra da sürdürürler. Bu bağlamda Efes Pilsen Spor Kulübü'nü ayakta tutmaları çok güzel bir başlangıç olur.
Şampiyon Litvanya
Gelelim işin sportif yönüne... Gelmeyen oyuncularının, Kleiza dışında İstanbul'daki takımının ilk beşine girebilecek Litvanya'ya "Turnuvaya katılmayın. Alın size bronz madalya" deseler ve bunu da kabul etseler herhalde kimse bir şey diyemezdi. O şekilde bu turnuvaya gelip İspanya, Sırbistan ve Arjantin gibi takımları yenerek üçüncü olmaları büyük bir başarıdır. O kürsünün en mutlu insanları da sanırım onlardılar...
Türkiye de madalya istiyordu ancak sanırım Slovenya maçı bizleri bulutlara çıkardı. Oysa ki öyle bir performans kaç maçta bir gösterilebilir? Sırbistan maçı da hem görüntü hem de fiziksel ve mental anlamda final maçı havasında oynandı. Şampiyon olmuş gibi sevinildi. Bu moralin ardından ABD maçına rahat bir kafayla çıkmak hem iyi hem de kötüydü. Nitekim kötü olanı ön plana çıktı. Erken havlu attık ve ABD'nin fiziksel gücüne boyun eğdik.
Coach K da işini sağlama alıp, takımı Kevin Durant'ten mahrum bırakmadı. Bu arada alan savunmamıza karşı da derslerine çok iyi çalışıp karşılığını aldılar.
ABD açısından ise tek başarı şampiyonluk idi. Kendi medyalarının "B Takımı" dedikleri bu 12 oyuncuya " 'Bizim ikinci takımımız bile yenilmez' mesajını vermezseniz başarılı sayılmazsınız " dendi ve biraz zorlanarak kazandıkları maçlardan sonra hemen eleştiri mekanizmalarını devreye soktular. Beklentileri şampiyonluktu ama bunu beklerken onları şımartmadılar, fırsat buldukça eleştirdiler ve bu da onları turnuva boyunca daha da hırslandırdı.
Yakışmıyor!
Turnuvanın en az sayı yiyen, en iyi üçlük yüzdesi elde eden takımıyız ve bu rakamlarla aslında finale geldik ancak serbest atışlarda turnuvanın en kötüsü olmak da neyin nesi? Böyle garip bir tutarsızlık olur mu? Rakamlara göre olabiliyor ancak biz bu konuda ne düşünüyoruz acaba?
Serbest atış atmak aslında, çalışmanın yanında konsantrasyon işi. Etraftaki her türlü olumlu ve olumsuz sesi duymazdan gelip çembere odaklanma meselesi fakat konsantrasyon sorunu bizde hep olmuştur. Olumlu ve olumsuz şeylerden kolayca etkilenmek bizim yapımızda var. Bu sadece sporda değil, her alanda böyle... Sokakta bile "bana yan baktın" deyip birbirlerini öldürenler var bu ülkede.
Konuyu biraz farklı yerlere çektim ancak sanırım ne demek istediğimi anladınız...
Tanjevic!Görev aldığı süre içinde onu eleştirdiğim yazıların sayısı hayli fazlaydı ancak bunu hep sportif anlamda yaptım zira şahsen tanımadığım birisinin kişiliği için, başkaları tarafından doldurulmaya çalışılsam bile asla bir şey yazamam. Ancak bu işlerin içindeki nice ağabeyimiz benzer şeyleri hatta daha ağırlarını yazdı durdu...
Ama içim rahat oldu zira Tanjevic'i eleştirirken bunu sportif anlamda sınırlı tuttum, başka şeylerin hesabını yapmadım bu sayede de iyi şeyler yaptığında da alkışlamak bana zor gelmedi.
Bir koca alkışı hak etti Karadağlı basketbol adamı. Kendisine her şartta destek olan Federasyon Başkanı Turgay Demirel de aynı şekilde...
Aslında onun, "takımı erken forma sokmama" çabası içinde kaybettiği hazırlık maçlarını, bazılarımız geç kavradı. Sadece hazırlık süreci içinde takımdan uzak kalması garip karşılandı hepsi o ancak, isimlerini tek tek saymadan her bir yardımcısı da onun emanetine iyi baktı.
Bazı eski huylarını çok eleştirdik Tanjevic'in... Zamansız ve sık oyuncu değişiklikleri, ısrarla dört uzunla oynama çabası (ki bazı durumlarda, savunmada işe yarayabilir bu beş) ve şu an TBL'de bile olmayan, olanların da genelde yedek olduğu bazı oyunculara aşırı derecede güvenip, bu kadroda yer alan ancak o dönem "Yaşlı" deyip kadroya çağırmadığı bazı isimleri milli takımdan uzaklaştırması...
İşte bu huylarından son şampiyonalarda vazgeçmesiyle birlikte her turnuvaya, yaşa bakmaksızın en hazır takımımızla çıkmaya başladık. Bu da meyvelerini vermeye başladı. Biz Sırbistan, Litvanya gibi ekol ülkeler arasında değiliz ki böyle maceralara girişelim. Biz, zaman zaman yetenekli jenerasyonlar yakalayan bir ülkeyiz. 2001'in genç, bugünün ise tecrübeli 79 jenerasyonu ile 86-87 jenerasyonunun en hazır olanlarıyla bu kadroyu oluşturmalıydık ve de öyle yaptık.
Ancak görülen o ki, yakın gelecekte oyun kurucu anlamında ciddi sıkıntılar yaşayacağız ve belki de devşirme yoluna gideceğiz. Zira Kerem Tunçeri'den sonra o potansiyelde bir oyun kurucu alttan gelmiyor.
Üstte saydığım bu ısrarlarından vazgeçerek başarıya ulaştığına inandığım ve basın toplantılarındaki o neşeli görüntüsüyle aslında çok da eğlenceli bir insan olduğunu gösteren Tanjevic, dileriz hastalığını da atlatıp Avrupa basketbolunda yer edinmeyi sürdürür.